ANASAYFA

TASAVVUF

PORTRELER

ZİYARETCİLER

NAMAZ

ÖNCÜLER

EFENDİMİZ

MAKALELER

KADIN -AİLE

KUR`AN ve BİZ


   
  Kuran ve Biz - www.kuranvebiz.com
  Sünnet nedir ?
 

SÜNNET NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Herhangi bir dinin, peygamberi olmadan insanlara ulaştırılması, anlaşılması, yerleşmesi ve kurumlaşması mümkün değildir, İslâm dini de aynı şekildedir ve Rasûlullah (s.a.) olmadan İslâm'ı düşünmek müm­kün değildir. Zira İslâm sadece Kur'ân değildir; o, Rasûlullah'ın (s.a.) şahsında açıklanmış ve hayata geçirilmiş, bizzat onun öncülüğünde kurumlaşmış bir dindir, Rasûlullah (s.a.), bir taraftan Kur'ân'ı tebliğ etmiş, bir taraftan onu beyân etmiş ve uygulamaya koymuş, diğer ta­raftan da onun kendisine havale ettiği boşlukları tamamlamış, böylece onu herkesin anlayabileceği mükemmelliğe ulaştırmıştır.

Bu itibarla dinimizde Rasûlullah'ın (s.a.) ve dolayısıyla sünnetin önemli bir yeri vardır. Rasûlullah (s.a.) ve hikmeti içinde taşıyan sünneti olmadan, sadece Kur'ân ile yetinecek bir müslümanlık iddiasında bu­lunmak gerçekçi olmamak, Kur'ân'ı ve Rasûlullah'ı (s.a.) tanımamak, vahyin ve peygamberlik kurumunun mahiyetini bilmemek demektir.[1]

Peygamberler, vahiy kurumunun beşerî ve alıcı tarafını oluştu­rurlar. Yüce Allah ile insanlığın irtibatını sağlarlar.Peygamberlerin vahiy aracılığı ile getirmiş olduğu din, esasen fıtrî olup, sunulan şeriatlar insanların en tabiî ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Allah ( cc) tarafından tesbit edilmiş bu dinin nasıl uygula­nacağı, yine bizzat O'nun tarafından seçilmiş ve kendilerine Rasül veya Nebî dediği elçiler (Peygamberler) vasıtasıyla in­sanlara bildirilmiştir. Sadece bildirilmekle kalmamışlar, örnek olup, dinin uygulama esaslarını, kendi hayatlarında en güzel bir şekilde göstermişlerdir. Nitekim Peygamberimiz için de Kur'an'da "Usvetün hasenetün (en güzel örnek)” tabiri kulla­nılmıştır.[2]

Bu durumda din denilince şu dört unsurun birlikte düşünülmesi gerekmektedir:

1- Allah ve O'nun mutlak hâkimiyeti ve tevhidi,

2- Allah'ın insanlara dünya ve âhiret saadetini temin edecek buyrukları,

3- İlâhî buyrukları insanlara tebliğ eden elçi (Peygamber)

4- Bu buyrukları tebliğ edip yaşayan, yorumlayan ha­yata geçiren peygamberin yaşam tarzı (sünneti).[3]

Son peygamber olarak Rasûlullah Muhammed (s.a.), insanlık için artık kemâl haline ulaşmış dinin temel kitabı Kur'ân'ı getirme şerefine sahiptir. Bu kutsal kitap, Allâhu  Teâlâ'ya  nisbeti yanında içeriği itibariyle de bütün insanlığın hidayet rehberi olmaya elverişlidir; onun tarihi, başarılarla doludur. Rasûlullah Muhammed (s.a.), insanlığın ulaştığı kemâl haline mütenasip olan eşsiz kitap Kur'ân'ı tebliğ etmenin yanında, onu beyan et­miş, öğretmiş, kendisine havale edilen boşlukları doldurmuş ve onu ya­şanan İslâm halinde hayata geçirmiştir. Bu itibarla, Rasûlullah'ın (s.a.) gerek hayatının (sîret) ve gerekse sünnetinin özelde müslümanlar, genelde de bütün insanlık için önemli bir yeri vardır. Din sürecinin son kemâl halkasını oluşturan, yıldızlara nisbetle güneşin doğuşu gibi, kendinden öncekileri artık hükümsüz kılan Yüce Kur'ân'a ulaşmanın ve onu anlamanın tek yolu Rasûlullah Muhammed(s.a.)'dir.

Şimdi biz bu bölümde efrâdına câmî ağyarına mânî bir biçimde Sünnet’i tanımlamak ve kısımları hakkında özet bilgi vermek istiyoruz:

A) SÜNNET’İN KELİME VE ISTILAH ANLAMI

Sünnet" kelimesi, (s-n-n) kökünden gelmektedir. Bu kökten türeyen diğer şekiller de dikkate alınınca, pek çok de­ğişik manaya geldiği görülür. Bu manalardan bazıları şöyledir: "Diş, mızrak ucu, suret, yüz (:vech), yaş (:ömür), bi­leği taşı, iyi olsun kötü olsun yol, gidişat, tabiat (:huy, karakter), metod, model, tek bir yönden esen rüzgar, otlatmak, ci­lalamak, sözü güzelleştirmek, şekil vermek, bir kalıba koy­mak, kasdetmek, deveyi süratle sürmek, suyu yavaş yavaş dökmek, akıtmak..."[4] (s-n-n) kelimesinin ihtiva ettiği lügavî manalardan "âdet, gidişat, model, çığır açmak ve takip edilen yol" şeklindeki mana şu hadîste  zikredilmektedir: "Kim İslâm'da iyi bir çığır (sünnet) açar da sonra onunla amel edi­lirse, ecirlerinden hiçbir şey eksilmeksizin, onlarınki kadar ona da yazılır. Kim de İslâm'da kötü bir çığır (sünnet) açar, ondan sonra onunla amel edilirse, onu işleyenlerin günahla­rından hiçbir şey eksilmeksizin, onların günahı kadar da ona yazılır.[5]Yine şu hadiste Sünnet takip edilen yol, gidişat anlamında kullanılmıştır: "Sizden öncekilerin sünnetlerine (gidişatlarına) karış karış, kulaç kulaç mutlaka uyacaksınız. Hatta onlar bir kertenkele  deliğine girseler, oraya mutlaka siz de gireceksiniz." Sahâbe "Onlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?" diye sorunca rasulullah :"Ya kim olacak" buyurdular.”[6]

Kur'an'da ise sünnet kelimesi, tekil, çoğul, belirsiz veya tamlama şeklinde; genellikle değişmez kanunlara delâlet için kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de 16 yerde geçen "Sünnet" tâbiri bu anlamlarda kullanılmıştır.  Devam edegelen bir yol olması itibariyle Allah, yaratılmışların düzenini, o kanunlar üzerine kurmuş­tur; ki genel olarak yaratılmışları yönetmede, özel olarak da azgınları ve yalancıları cezalandırmada ilahî kader bu ka­nunlara göre cereyan eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizden önce de nice olaylar (sünen) gelip geçti. Yer­yüzünde dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu görün." [7]Diğer bir ayette de "Onlar öncekilerin kanunundan (sunnetü'l-evvelin) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda (sünnetillahi) bir değişme bulamazsın. Yine Allah'ın kanununda bir sap­ma bulamazsın." [8]

Sünnet kelimesi, İslâm'ın başlangıcından itibaren hu­sûsî bir mana kazanmış, yine yol, tarîk, gidişat (.sîret), takip edilen ve örnek alınan yol gibi manalarını muhafaza etmiş olmakla birlikte, bu manalar sadece Hz. Peygamber'in sîretine tahsis olunmuştur. Ancak Hz. Peygamber'in tarîk ve sîretinin, Allah'ın tebliğine memur ettiği din ile ilgili olması dolayısıyla, kelimenin lügatte görülen "kötü ve mezmum yol" manası, ıstılah manasında kaldırılmıştır. Hz. Peygam­ber'in sünneti söz konusu olduğu zaman, bu sünnetin zemme lâyık yol ve gidişat olması mümkün değildir. Aksine bu yol ve gidişat övülmeye ve örnek alınmaya layıktır. Artık kelime, teknik bir anlam kazanmıştır. Dinde mutlak olarak sünnetten bahsedildiği zaman, ondan anlaşılan: "Kur'an'ın zikretmediği hususlarda, Hz. Peygamber'in kavlî olsun, fiilî olsun ve takriri olsun, emrettiği, yasakladığı ve teşvik ettiği şeylerdir.”[9] Diğer bir ifade ile sünnet, Allah'ın dini­ni anlama ve onu hayattaki bütün işlere uygulamada teorik ve pratik olarak Nebî'nin (s.a.v.) getirmiş olduğu nebevi metod demektir.[10]

Sünnetin ıstılah olarak tarifi, İslâmî ilim dallarının her birinde ve hatta her bir ekolde, Hz. Peygamber'e âidiyyeti saklı olmakla birlikte farklı şekillerde incelenmiş ve tarif edilmiştir. Her bir ilmî disiplin, kendi penceresinden meseleye bakmış ve kendine yeteni almıştır.[11] Ayrıca zaman içinde sünnet kavramının kapsamı genişlemiştir. İlk zamanlarda sadece Hz. Peygamber'e izafe edilen her şey sünneti teşkil ederken, daha sonraları sahabe kavilleri, tabiûn ictihadları da sünnet kapsamı içinde mütelââ edilmiştir.  Bu açıdan sünnetin ıstılah olarak manasını onbeş asır­lık İslâm kültürü içinde ele alarak belli bir tarife sığdırmak ol­dukça zordur. Müslüman bilginlerin, sünnetin ıstı­lahı manası üzerinde farklı yorumlar getirdiklerini görüyo­ruz. Bunları ana başlıklar altında görelim:

a)Usulcülerin Sünnet Tarifi: Usûl âlimleri Sünnet'i şöyle tarif eder: "Hz. Peygamber (s.a)'den Kur'an'ın dışında sâdır olan söz, fiil ve hareketler­dir."[12] Bazı müteahhirûn alimleri hariç, bütün usulcüler Sünnet'in bu şekildeki tarifinde ittifak halindedirler. Bazı mü­teahhirûn âlimler sâhabe-i kiramdan sâdır olan söz, fiil ve takrirleri de Sünnet kavramı içinde müteâlâ etmişlerdir.

b) Hadisçilerin Sünnet Tarifi: Hadisçilerin tarifinde "Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri, takrirleri gerek yaratılışla gerekse güzel ahlakla ilgili sıfatları, Peygamberlikten önceki halleri ve risalede ilgili durumları ol­duğu gibi Hz. Peygamber'e izafe edilen her şey sünnettir."[13] Bu manaya göre sünnet, muhaddisler nezdinde hadis ile müteradiftir.[14]

Muhaddislerin sünnet tarifinde yer alan "Hz. Peygam­ber'e izafe edilen..." ifâdesi, ayırıcı bir özellik olup, muhaddislerle usulcülerin sünnet tarifindeki en belirgin anlayış farkı­dır. Hadisçiler’in terminolojisinde aynı metnin değişik senetlerinin her birine, aynı metnin aralarında nüans(lar) bulunan varyantlarına, hatta Sahabe ve Tabiun kavillerine de “hadis” denilmiştir.[15]

c- Fıkıhçıların Sünnet Tarifi: Fıkıhçılar, sünneti "farz ve vacip dışında Hz. Peygamber'den gelen hükümler"[16] olarak tarif ederler. Bu tarife göre usûlcülerle aralarındaki fark şudur: Usulcülere göre sünnet, şer'ı hükümlerin delillerinden bir delildir. Fıkıhçılara göre ise, bu delil ile her hangi bir fiilin sabit olduğu hükümdür.

Bu genel çerçevedeki tarif yanında, fıkhî mezhepler ara­sında küçük ayrıntılarla farklı tarifler getirilmiştir. Ama hep­sinin ortak yanı, fıkıhçıların sünneti, ahkâm-ı şer'iyye içinde mütâlâa etmiş olmalarıdır. İmam Serahsî  şöyle der: "Bize göre sünnet, Rasûlüllah (s.a.) ve sahâbe-i kiramın edindikleri yoldur."[17]

d- Kelamcıların Sünnet Tarifi: Kelamcılar ise sünneti, bid'atın karşıtı (zıddı) olarak görmektedirler. Bazı fıkıhçılar tarafından da kullanılan bu mânâ, zaman içinde özellikle itikadî ağırlıklı bir anlam ka­zanmıştır. "Fülan sünnet üzeredir, fülan bid'at üzeredir", denildiği zaman anlatılmak istenen bu manadır.[18]

Buraya kadar anlatılanları özetlersek, “Hz. Peygamber’den bize intikal eden, Din'in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleri” demek olan Sünnet ya da Hadis[19], değişik nitelikli bazı unsurlar ihtiva etmektedirler. Bunu çağımız alimlerinden Yusuf el-Karadavî şöyle ifade ediyor:" Sünnet, Kur'an'ın yaşanmış bir tefsiri, İslâm'ın ise pratik ve -de örnek- bir tatbikidir. Öyle ki Nebî (s.a.), tefsir olunmuş bir Kur'an ve yaşayan bir İslâm idi. Nitekim müminlerin annesi Aişe (r.a.) fıkhı, basireti ve Rasûlüllah ile yaşamasıyla bu manayı anlamış ve Rasûlüllah'ın ahlakından soruldu­ğunda net ve beliğ bir ifade ile "O'nun ahlakı Kur'an'dı.” diye cevap vermiştir. Diğer bir ifade ile sünnet, Allah'ın dini­ni anlama ve onu hayattaki bütün işlere uygulamada teorik ve pratik olarak Nebî'nin (s.a.v.) getirmiş olduğu nebevi metoddur. Bu, uzunluk, genişlik ve derinlik olarak insan hayatının hepsini kaplaması ile temayüz eden bir metoddur. Uzunlukla, insa­nın doğumundan ölümüne dek, hatta ceninlik döneminden, ölüm sonrasına kadar bütün hayatını kapsayan zaman dili­mini kasdediyoruz. Genişlik ile de, evde, çarşıda, mescidde, yolda, işte, Allah ile olan ilişkide, kişi, aile, müslüman veya gayr-ı müslimler, hatta insan, hayvan ve bitkiler ile olan ilişkilerde dahi, kişinin daima Sünnet'in rehberliğinde yürümesiyle hayatın her sahasını kuşatan genişliği kasdediyoruz. Derinlikten kastımız ise, insan hayatının iç yapısındaki de­rinliktir, ki bu da vücut, akıl ve ruhu kapsar. Zahir ve bâtını içine alır, söz, amel ve niyeti de kuşatır." [20]

B) SÜNNET’İN KISIMLARI

Gerek Hadis, gerekse Usûl alimleri Sünneti/Hadisleri değişik bakış açılarından ele alarak bazı sınıflandırmalara tabi tutmuşlardır. Bu sınıflandırmalar sünnetin daha iyi tesbiti ve anlaşılmasına yönelik çalışmalardır.

1) Hz. Peygamber'den geliş şekline (mâhiyetine)  göre ; söz, fiil veya tasvip (takrir) olmak üzere üçe ayrılır:

a)Kavlî Sünnet: Hz. Peygamber'in değişik münâsebetlerle ve değişik amaçlarla söylemiş olduğu sözlerine kavlî sünnet denir. Genel olarak "hadis" ifadesiyle kasdedilen kavlî sünnettir. Sünnetin çoğunluğunu kavlî hadisler temsil eder.Yönlendirme ve yasama onlarla ifade edilir. Nebevi beyan onlarla ortaya konur. Onlar en güzel şekliyle Muhammedî belagatı temsil eder. Yüce Allah'ın Resullerin sonuncusuna özgü vermiş olduğu cevâmiu'l-kelim denilen, az lafızla çok anlam ifade eden özlü sözler de bu hadîslerdedir. [21]

Kavlî sünnet’e örnek: “Âmeller ancak niyetlere göredir ve herkese niyetinin karşılığı vardır. Kim Allah ve Rasûlü için hicret etmişse, onun hicreti Allah ve Rasûlüne’dir. Kim elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret ederse, onun hicreti de, kendisi için hicret ettiği kimseyedir."[22]

b. Fiilî Sünnet: Hz. Peygamber'in özel ve tüzel, dinî ve dünyevî hayatındaki pratik uygulamalarıdır. Hz. Peygamber'in terkettigi şeyleri O'nun fiilleri cümlesinden sayan­lar bulunmakla beraber, usûlcülerin çoğuna göre, Rasûlüllah'ın terkleri, fiil kabilinden değildir. Bu çeşit sünnetlerde ifade Hz. Peygamber'e değil de sahâbeden birine ait olur: "Kâne'n-Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem..." (Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle idi, şöyle şöyle yapardı...); "Raeytü'n-Nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem..." (Resulullah (s.a.s.)'i şöyle şöyle yaparken gördüm...) şeklindeki ifade tarzları fiilî sünnetin rivâyet usul ve kavramlarıdır.[23]

Hz. Âişe'nin Resulullah'ın Şaban ayındaki nâfile orucu ile ilgili açıklaması fiilî sünnete güzel bir örnektir: O şöyle nakleder: "Rasulullah (s.a.s.) öylesine oruç tutardı ki biz, daha artık iftar etmez derdik. Bir kere de iftar etti mi biz artık daha oruca niyet etmez derdik"[24]

c. Takriri Sünnet: Rasûlüllah (s.a.)'in sahabeden bazı­larından sadır olan bir fiili, gördüğü zaman sükut etmesi yahut o fiilin iyi-güzel olduğunu izhar buyurmasına takriri sünnet denir. Çünkü Allah'ın Rasûlü bir işin yapıldığını gördüğü veya işittiği halde onu reddetmemiş ve susmuşsa, bu durum onun bu işi tasvip ve kabul ettiği anlamına gelir. Meselâ; Bir gün Hz. Peygamber. kabir başında ağlayan bir kadına rastlar. Ona; "Allah'tan kork ve sabret" der. Kadın Rasûlüllah (s.a.s)'ı tanımadan; "Benim başıma gelen, senin başına gelmediği için beni anlayamazsın" diye cevap verir. Daha sonra onun Allah elçisi olduğunu öğrenince de, evine giderek özür diler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Asıl sabır, olayla ilk karşılaşmada gösteren sabırdır"[25] Burada Allah'ın Rasûlünün kadının kabir ziyaretine ses çıkarmadığı görülmektedir. Bu, erkekler gibi kadınlar için de kabir ziyaretinin caiz olduğunu gösteren bir takrirdir.[26]


                                                               DEVAMI >>>
---------------------------------------------------

[1] Dk. Mehmet Erdoğan, Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, s.231, İfav Yayınları, İstanbul-1995

[2] Ahzab: 33/21.

[3] Ali Çelik, Kavram ve Mahiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, s.16, Beyan Yayınları, İstanbul, 1997.

[4] İbn Manzur, Lisânu'1-Arab, XIII, 220-229; Zebîdî, Tâcu'1-Arûs, V, 243..Daha geniş bilgi için bak: Dr.  Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s.218 ve devamı, TDV yayınları,Ankara-1997.

[5] Müslim, Zekat 69, İlim 15

[6] Buhârî, Enbiya 50, İtisam 14, Müslim, İlim 6, İbn Mâce, fiten 17; Ahmed, Müsned, c.2, s.450

[7] Al-i İmran, 137

[8] Fâtır, 43

[9] Ali Çelik, Kavram ve Mahiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, s.16, Beyan Yayınları, İstanbul, 1997.

[10] Prof.Dr. Yusuf El-karadâvî, Sünneti Anlamada Yöntem,s.40, Yeni Zamanlar Yayınevi, İstanbul

[11] Muhamed Ebu Zehv, Hadîs ve Hadisçiler, s.30,Ensar Neşriyat, İstanbul-2007.

[12] Muhammed S. Aşkar, Ef’alü’r-Rasûl, I, 18, 1414/1993, Beyrut; Abdulgani Abdülhalik, Hucciyyetü's-Sünne, s. 68, 1413/1993, 2. Bas.

[13] M. Ebû Zehv, Hadîs ve Hadisçiler, s.30,

[14] Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, s.46, Rağbet Yayınları, İstanbul-2004

[15] Hadislerin sayısı ile ilgili Mustafa İslamoğlu ve İhsan Eliaçık gibi büyük müfessirlerin(!) iddialarını ve onlara verilen ilmî cevapları ayrı bir makale olarak inşallah neşredeceğiz.

[16] Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, s.47

[17] Dr. İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı Ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, S.126-7, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara-1994.

[18] Ali Çelik, Kavram ve Mahiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, s.27,

[19] Hadis kavramı hakkında bak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Hadis” maddesi,c.15,s.27-64, İstanbul-1997.

Sünnet ile hadisin kapsamları konusunda farklı görüşler bulunmakla beraber biz bu iki terimin birbirinin müteradifi(eşanlamlısı) olduğu görüşünü -ki bu alimlerin çoğunun görüşüdür- benimsiyor ve bu makalede ve ilerdeki makalelerde Sünnet deyince Hadis, Hadis deyince Sünnet anlaşılması gerektiğini ifade ediyoruz.

[20] Prof.Dr. Yusuf El-karadâvî, Sünneti Anlamada Yöntem,s.146 ve devamı,

[21] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, s.27, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.

[22] Buhârî, Bed'ü'l-VahyiI; İmân: 41; Müslim, İmâre: 155

[23] Zekiyüddin Şa'ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456; İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 27.

[24] Buhâri, Savm: 52, 53; Müslim, Sıyâm: 175, 179; Muvatta Sıyâm: 56.

[25] Buhârî Cenâiz: 32

[26] Zekiyüddin Şa'ban, Usulül-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 66; Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/456.


 

 
  Bugün toplam 211 ziyaretçimiz var