ANASAYFA

TASAVVUF

PORTRELER

ZİYARETCİLER

NAMAZ

ÖNCÜLER

EFENDİMİZ

MAKALELER

KADIN -AİLE

KUR`AN ve BİZ


   
  Kuran ve Biz - www.kuranvebiz.com
  - Nasıl ve neye göre bir hayat
 

NASIL VE NEYE GÖRE BİR HAYAT TARZI 

Tarihe veya arkeoloji müzelerine biraz olsun ilgisi olan herkesin bildiği bir konudur; Eski Yunanlılar veya esas isimleriyle Grekler inandıkları tanrılarını insan şeklinde düşünüyorlardı. Bu nedenle onları insan şeklinde heykelleştirmişlerdi. Ama sadece biçim olarak değil, aynı zamanda inandıkları özellikleriyle de tanrılarını insanlar gibi düşünmüşlerdi. Yaşantı tarzlarıyla, ahlâklarıyla, kişilikleriyle, karakterleriyle de tanrılarını insanî özelliklerde, daha da önemlisi Grek sosyetesinin özelliklerinde düşünmüş ve bu şekilde inanmışlardı. 

Bu düşünce ve inançlarını da mitolojilerine ayrıntılı bir şekilde aktarmışlardı. Söz konusu mitolojik metinler okunduğunda o dönemin sosyetesine mensup herhangi bir Grek gibi evli olan ama eşine ihanet eden, metresleri bulunan, birbirlerinin kızlarına karılarına göz diken, birbirlerine karşı her türlü entrikaya kolaylıkla başvuran, her türlü ahlâksızlığı, ihaneti, vefasızlığı, sapkınlığı hayat tarzı olarak benimsemiş hayali bir topluluğun hikayesiyle karşılaşılır. Anlaşılan o ki, Grek’in heykeltraşları veya yazarları, toplumlarının birer mensubu olarak inandıkları tanrılarının hayat tarzlarını, kimlik ve kişiliklerini resmederlerken veya mitolojilerine aktardıkları tarzda tasavvur ederlerken bir tanrının ancak insan gibi olabileceğini yahut daha doğru ifadeyle ancak insanın tanrı olabileceğini dile getirmiş oluyorlardı. Açıktır ki, ancak insanın tanrı olabileceği inancı, insanın üstünde yer alan; insanın hayat tarzına, durumuna, gidişatına ölçü koyabilecek insan üstü herhangi bir iradenin bulunmadığı anlamına gelmektedir. 

Esasen bu inanç o toplumda ve o çağlarda felsefi bir niteliğe de sahip olmuş ve Sofist ismiyle tanınan bir grup filozof her şeyin ölçüsünün ancak insan olabileceğini felsefelerinin temel ilkesi haline getirmişlerdi. Üstelik Sofistler dönemin yöneticilerine danışmanlık, geleceğin yönetici adaylarına öğretmenlik yapmaları nedeniyle toplumlarının siyasetinin, hukukunun şekillenmesinde belirleyici olacak kadar itibarlı, etkili kimselerdi.

 ***

 Denilebilir ki, bu yanlış inançlar, bu sapkın tasavvurlar tarihin çok eski zamanlarında yer alan bir toplumun inanç ve düşüncesinden başka bir şey değildir. Ayrıca bunlar sadece Greklere özgü de değildir; yüzeysel bir araştırmayla bile tarihte yer alan bir çok toplumun benzer şekilde yanlış inançlara ve sapkın tasavvurlara sahip oldukları kolaylıkla tespit edilebilir. Elbetteki bunlar tarih açısından doğrudur. Gerçekten de tarihin derinliklerine doğru inildikçe yeryüzü coğrafyasının değişik bölgelerinde yer alan ve yanlış, saçma, sapkın olarak nitelenebilecek inançlara sahip topluluklarla karşılaşmak son derece kolaydır. Ama böylesi bir tarihsel durumu dile getirirken, bugünün dünyası açısından reddi mümkün olamayacak yanlış, saçma, sapkın inanç ve tasavvurları göz ardı etmemek gerektiği de açıktır. Hatta Greklerin heykelleştirdiği veya metinleştirdiği yanlış inanç ve sapkın tasavvurların daha da kapsamlı yanlışlara ve daha derin sapkınlıklara dönüşerek bugünün dünyasında devam ettiğini görmezlikten gelmemek gerekmektedir. 

Biliyoruz ki Grek kültür ve düşüncesinden beslenen ve bugünkü formuna son birkaç yüzyılda kavuşmuş bulunan modern düşünce, tanrısını insan şeklinde tasavvur ederek tanrı-insan arasında yanlış ve sapkınca bir bağlantı kuran antik düşünceyi bir aşama daha ileri taşımıştır. Modern düşünce kendisine temel olan yanlışlığı o kadar kapsamlı ve derinlikli hale getirmiştir ki, her biçim ve özelliğiyle olabilecek bütün tanrı düşüncelerine sırtını dönmüştür. Hayata yön veren her türlü tanrı düşüncesini, inanç ve hayat tarzına referans olan her türlü tanrı inancını, tahayyül edilebilen her niteliğiyle, dünyadan kovup uzaklaştırmıştır. Bunu yaparken yanlış düşünce ve tasavvurları reddetmesi olumlu gibi görünmekle birlikte, doğruları da reddetmesi önemli bir problem olarak anlam kazanmaktadır. İlahi ve mutlak iradenin hesaba katılmadığı, Allah’ın dışlandığı bir evren, bir dünya, bir düşünce ve hayat tarzı inşa edilmiştir. İlahi ve mutlak irade varlık olarak reddedilmemiş olsa bile kelimenin tam anlamıyla kale de alınmamıştır. 

Ünlü Grek filozofu Aristoteles’in düşündüğü ve inandığı tarza uygun olarak modern insan her ne yaparsa yapsın varlığını reddedemediği ilahi ve mutlak iradeye ‘Sen benim evrenime giremezsin, haddini bil ve evrenimin dışında kal. Burada her şeye hükmeden, doğru ve yanlışa, iyi ve kötüye, meşru ve gayri meşruya karar verecek olan sadece benim’ demiş ve bu hal üzere olmaya da devam etmektedir.

 İlahi ve mutlak iradeyi kale almamak olarak ifade ettiğimiz durum, esasen modern insana ve düşüncesine yöneltilebilecek eleştirilerin en hafiflerinden birisidir. Durumun daha vahim olduğunu dile getirenler de vardır. Bunlardan birisi ünlü filozof Nietzche’dir. Nietzche, tespitimizden daha farklı bir tespitte bulunmuş ve modern insanın ebediyen ‘özgür’ olabilmek için tahayyül edilen her biçimi ve özelliğiyle ‘tanrısını öldürdüğünü’ ve ‘tanrısızlığa’ mahkûm hale geldiğini ifade etmiştir. Buna göre, modern düşünce ve hayat tarzının tarihi tanrıya karşı verilen savaşın tarihidir. Modern insan tanrısını düşünce ve inancında öldürüp yok ederken esasen onun hayata yönelik iradesini iptal edip bu alanda tek egemenin kendisi olduğunu ortaya koyma cüretini göstermiştir. Modern insanın siyaseti, ekonomisi, kültürü, bilimi, gündelik hayatı ve hatta imanı ilahi ve mutlak bir iradeyi yok sayan bir anlayışa göre şekillenmektedir. İlahi ve mutlak bir irade varsa da önemli değildir; çünkü modern insan onu hiçbir şekilde kale almamaktadır; kale almama kararlılığı içerisindedir.

 ***

 Modern insan, yanlış veya doğru, her türlü tanrı inanç, anlayış ve tasavvurunu zihninden, hayat tarzından, duygu ve düşüncesinden ister kovmuş olsun isterse Nietzche’nin dile getirdiği gibi öldürmüş olsun, önemli olan bunlardan hangisinin daha doğru olduğu değildir. Önemli olan insanın kendisini popüler ifadeyle ‘özgür’, Kur’anî ifadeyle müstağni kılma çabası ve bu çabanın modern insanda ulaştığı düzeydir. Bu düzey, mutlak ve dolayısıyla insan üstü bir iradeyi hesaba katmadan, ilahi bir referansa sahip olmadan, böylesi aşkın bir güç karşısında sorumluluk hissine sahip olmadan yaşama, davranma serbestliğine sahip olmaktır. 

Yaratılmış olma durumunun sorumluluğundan kaçınmaktır; haddi aşmaktır; olması gereken ve insanı diğer tüm kulluklardan kurtaracak olan kulluğu nankörce reddetmektir. Elbetteki bu ‘özgürlük’ insanın tasavvur ettiği ve gereklerine göre davrandığı bir durumdur; yoksa gerçekte var olan bir şey değildir. Yine Kur’anî bir yaklaşımla ifade etmek gerekirse, önemli olan ve üzerinde durulması gereken, Allah’ın mülkü olan insanın, Allah’ın mülkünde asice, hoyratça, sorumsuzca davranma ve yaşama tasavvuru ve bu tasavvurun şekillendirdiği bir yaşama tarzının bugünün insanlığını çepeçevre kuşatmış olmasıdır.

 ***  

Batıda doğup gelişen ve batılı insanda modelleşen modern düşünce ve hayat tarzına eleştiri yöneltirken, sıklıkla düşülen bir hataya kapılmamanın olmazsa olmaz hale geldiği bir aşamaya ulaşmış bulunuyoruz. Bu, söz konusu yanlışlık ve sapkınlıkların tamamıyla Batıya, Batılıya; ‘bize’ değil ‘ötekilerine’ ait olduğu anlayışıdır. Halbuki bugün itibarıyla ‘bizlerin’ durumu ‘ötekileştirdiklerimizden’ maalesef çok farklı değil. Fark sadece yanlış ve sapkın anlayış ve hayat tarzlarının şiddetinde. Halihazırda ‘bizim’ de ‘onlardan’ farklı olmadığımızın sayısız örnekleriyle karşı karşıyayız.

 ***

 Müslüman bireylerden oluşan bir toplumda, İslam’ın baskın olduğu kültürel bir ortamda doğan ve büyüyen bir çocuğa, tüm varlıkları yaratan, her şeyi yöneten ilahi bir iradenin varlığından; Allah’ın varlığından bahsetmeye özel bir ihtiyaç yoktur. Söz konusu şartlarda ve ortamda yetişen bir çocuğa anlatılması, öğretilmesi gereken konu Allah’ın varlığı ve varlığının zorunlu oluşu değil, O’nun istediği gibi bir kul olabilmenin özellik ve şartlarının neler olduğudur; kulluğun gerekleridir. 

Zira Müslüman toplumunda ve kültüründe yetişen bir çocuk hayatının her aşamasında Allah hakkında bilgi sahibi olur; O’nun var olduğunu, varlık olarak bir olduğunu gündelik hayatın içinde öğrenir. Çünkü Müslüman toplumunun günlük dilinde ve güzel olan her işinde hep Allah vardır; çocuk günün her anında, her işte Allah’a ait bir şeyler işitir ve öğrenir; ‘Allah iyilik versin’, ‘Allah yolunu açık etsin’, ‘Allah kahretsin’, ‘Allah’a emanet ol’, ‘Allah’tan şifalar dilerim’, ‘Allah rızası için’, ‘Allah aşkına’, ‘Allah’a ısmarladık’ … gibi uzayıp giden temenniler, yakarışlar veya doğru/meşru işlerin başlangıcında işitilen besmeleler, çocuğa özelde insanın genelde tüm varlıkların hayatına hükmeden bir mutlak iradenin varlığından bahseder. 

Körpe beyinler, boş zihinler hayatın içinde yer alan Allah bilgisi ile şekillenir, dolar, gelişir. Kişi, ‘kahreden’, ‘ihsan eden’, ‘şifa veren’, ‘koruyan/kollayan’, ‘hesap soran’… bir Allah bilgisine sahip olur. Bizzat gündelik hayatın içinde, hayatı boyunca etkileneceği bir dizi bilginin sahibi durumuna erişir. Müslüman toplumunun bir ferdi olarak Allah’ın varlığı ve birçok sıfatı konusunda bilgi sahibi olarak yetişen birey, hayatının ileri aşamalarında çocukken öğrendiği ve iman ettiği iradeye göre olabilme çabası içerisine girer. Eksiğiyle-fazlasıyla ‘Müslümanca’ varlığını sürdürür hale gelir. 

Daha doğru bir ifadeyle sürdürür hale gelirdi. Ama bugün durum çok farklı. Artık bir çocuğun gündelik hayatın içinde Allah’ı bilmesi imkanı büyük oranda yok oldu. Gündelik hayat Allah’tan uzaklaştı. Allah, Müslüman toplumun günlük dilinden sökülüp atıldı. Gündelik dil hızla sekülerleşti ve sekülerleşme sürecinin ivmesi gün geçtikçe daha da artıyor. 

Durum böyle olunca, Allah’ı referans alan ve Allah hakkında bilgi veren temennilerin yerini, artık ‘Sağlıklı günler dilerim’, ‘Mutluluklar dilerim’, ‘İyi yolculuklar’, ‘Kendine iyi bak’, ‘Kahrolası’, ‘hoşça kal’, ‘Oleyyy’ gibi hiçbir şekilde ilahi referansı olmayan; Allah’ı kale almayan; seküler bir dil gelip yerleşti.

 ***

 Hayatın Allah’tan uzaklaştırılması, Allah’ı kale almayan bir gidişat varlığını en güçlü biçimiyle önce dilde gösterdi. Yakın zaman öncesine kadar keyifle dinlenen şarkılar, türküler bir şekilde de olsa Allah’tan bahsederdi ama artık öyle değil. Eskiden şairler 

‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı’ 
‘Mevlam gör diyerek iki göz vermiş, bilmem ağlasam mı ağlamasam mı?’
 

diyerek derdini dile getirirken Allah’tan söz ederlerdi. Hayat, şarkı ve türkülerde, 

‘Azrailin gelir kendi, ne ağa der ne efendi’, 
‘Evin mezaristan, malın bir top bez; daha duymadınsa duy deli gönül’
 

sözleriyle özetlenir ve dinleyenlere yaratılış sorumluluğu hatırlatılırdı. 

‘Kadir Mevlam senden bir yar isterim; ölene dek o yar bana yar ola’, 

‘Azrail serime çöktüğü zaman, kırılır kanadım kol yavaş yavaş. 
Mevlam nasip etsin din ile iman, akar gözlerimden yaş yavaş yavaş?, 

‘Yıkıldı duvarım kaldım avare; Kadir Mevlam işlerimi onara’, 
‘Kadir Mevlam senden bir dileğim var; beni muhannete muhtaç eyleme’
 

gibi sözlerle Allah’a yakarılır, O’nun hayatı çepeçevre kuşattığı ve ancak O’nun irade etmesiyle gidişatın değişebileceğine vurguda bulunulurdu. Kişiler, dinledikleri şarkılarda bile Allah’ı bulur, durum ve duruşlarını buna göre şekillendirirlerdi. Ama artık çok şey değişti. Artık şarkı ve türkülerin sözlerinde bedenlerin tüketilmesinden, cinsellikten, maddi hazlardan, Allah’ı kale almayan tutku ve arzulardan bahsediliyor. 

‘Doksan altmış doksan vücudum var. Doya doya bitmez tadım var’


‘Takmış koluna elin adamını beni orta yerimden çatlatıyor. 
Ağzında sakızı, şişirip şişirip arsız arsız patlatıyor’,
 

gibi sözlerden oluşan şarkılar günün her saatinde büyük bir coşkuyla herkes tarafından dinleniyor da dinleniyor. Kişiler, Allah’ı kale almayan bir anlayışa, sadece bedensel hazların şekillendirdiği bir hayat tarzına davet ediliyorlar.

 ***

 Yakın zaman öncesine kadar kazançların helâl olup olmadığı önemsenirdi. Helâl kazanç arzulanır, haramından şiddetle kaçınılırdı. Hiç kimse haram kazancı savunamazdı; haram kazancıyla övünemez, caka satamazdı. Zaten kazanç haram olmazdı; haram olan şey olsa olsa ancak kayıp olurdu. Hiç kimse kazancı ve dolayısıyla işi haram olana özenmezdi. Kazancın ve işin helâl olmamasını belirleyen şey ise, o şeyi Allah’ın uygun bulup-bulmamasıydı. Ama bugün kazancın helâl olup olmamasına değil, çok olup olmamasına bakılıyor. Allah kale alınmıyor ve çok kazanç her ne biçimiyle olursa olsun helâl bile olsa azına tercih edilir bir duruma gelindi. Kazancı haramdan olanlar başları dik etrafa caka satarak gezinirlerken, diğerleri onlara gıptayla bakıp, onların yerinde olamamanın derin acısını yaşıyorlar.

 ***

 Bütün toplumlarda, insanlık tarihinin her çağında, bireyin kimlik ve kişiliğinin inşa olduğu ve aynı zamanda toplumun yapıtaşı durumundaki aile çok önemsenmiştir. Bu nedenle ailenin inşası, aile beraberliğinin sürdürülmesi ve bazı durumlarda aile yapısının sona erdirilmesi kesin kurallara bağlanmıştır. 

Bütün çağlarda ve bütün toplumlarda iki cinsin aile kurumuyla birlikteliklerinin nedenlerinden birisi olan bedensel temas sınırları son derece açık, belirgin kurallara sahip kılınmıştır. Nikah bu kurallar bütününün ismi olmuştur. Nikah, bir aileyi başlatan ve iki cins arasındaki beraberliğin herhangi bir beraberlik olmaktan öte anlamlara geldiğini topluma deklare eden bir tören olarak anlam kazanmıştır. Hemen hiçbir toplumda cinsellik kuralsız, ölçüsüz bir durum haline getirilmemiştir. Cinsel dürtülere aile kurumuna zarar verecek şekilde ilkesizce teslim olmaya, cinsel dürtülerin baştan çıkarıcı yönlendirmelerine sınırsız ve sorumsuz şekilde itaate hiçbir şekilde izin verilmemiştir. Ama elbetteki modern çağlar hariç. 

Modern düşünce cinselliği Allah’ı kale almayan bir anlayışla başıboş, kuralsız bir düzeye indirdi. Bir zamanlar cinselliği namusla özdeşleştiren bizler ise modern düşüncenin peşi sıra koşturur halde ne yaptığını bilmez bir hale geldik; getirildik. Şöyle ki; İslam, önemi nedeniyle aileye, ailenin oluşumuna, devamına, problemlerinin çözümüne ayrıcalıklı bir önem vermiştir. Aile bireylerinin beraberliklerinin ölçülerini, ailenin olması gereken işlevlerini yerine getirmesini sağlayacak şartları, titiz bir şekilde belirlemiş ve bunların ihlalini önleyecek her türlü tedbirleri yine aynı titizlikle almıştır. Eşler arası bedensel beraberliği en küçük kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık kurallara bağlamıştır. En kısa ifadesiyle, Allah, aile kurumunu ilgilendiren hemen her konunun referansıdır. 

Aile yapısını veya aile kurumunun işlevini ilgilendiren hiçbir konu veya durum Allah’a rağmen şekillenmez. Aile kurumunun her işinde ve yerinde Allah vardır. Böyle olduğu için Müslümanlar nikahlarını, eşleriyle bedensel beraberliklerini Allah’ı referans alan bir sorumlulukla yürütürler. Ama ne var ki bugün hızla her şey değişiyor, değiştiriliyor. Sadece körpe beyinler değil, yaşı yolu yarılamış ve hatta yolun sonuna yaklaşmış olanlar bile karşısında saatler geçirilen TV kanallarının zihinsel iğfaliyle karşı karşıyalar. TV kanallarının hemen hepsinde yer alan dizilerde cinsellik her türlü kural ve ölçütlerden koparılmış bir halde topluma servis ediliyor. Allah’ı kale almanın gerektirdiği ölçü ve sorumluluklar tamamen devre dışı bırakılmış bir halde. 

Ölçüsüz, kuralsız, kaidesiz beraberlikler olması gereken bir şeymiş gibi takdim ediliyor, gösteriliyor. Cinslerin birbirlerinden bedenen ‘hoşlanmaları’, beraberliklerinin olması gereken tek kuralı olarak takdim ediliyor. Hâl ve durumların günah olup olmadığı hiç bir şekilde hesaba katılmıyor. Böyle olunca da hiç zorlanmadan bir kadın kocasını, koca da karısını aldatabiliyor. Gençler sabah bir sevgili, akşam bir başka sevgili bulabiliyor. Zihinler sadece diğer cinse odaklanmış durumda. Cinsellik hayatın ekseni, varlığın gayesi olarak algılanır hale getiriliyor. Ve tüm bunlar Allah’ı hesaba katmadan oluşup gelişiyor. Allah’a rağmen şekilleniyor. Sokaklar ise yaşanan sürecin sadece TV ekranlarda kalmadığının örnekleriyle dolup taşıyor.

 ***

Tesettür Allah’ın hayata müdahalesinin bir gereği olarak anlam kazanmaktadır. Mümin erkek ve kadınlar Allah’a göre yaşama sorumluluğunun gereğine uygun olarak tesettürlüdürler; keyiflerince açılıp-saçılamazlar. Müminler, giysilerini sadece örtünmek için değil, Müslüman oluşlarının; Allah’ın iradesine teslimiyetlerinin gereği ve sembolü olarak giyinirler. 

Giysinin Allah’ın iradesine teslimiyetin bir göstergesi oluşunun en baskın hali ise Müslüman kadınların giysilerinde anlam kazanır. Müslüman kadın, Allah’ın istediği şekilde örtünerek, diğer tüm insanlara herhangi bir kimse olmadığını, kendisine yönelik tutum ve tavırlarda titiz olunması gerektiğini, kimlik ve kişiliğiyle özel birisi olduğunu ve bunun gereklerine uygun davranışlara muhatap olmak istediğini dile getirir. Örneğin, giysisiyle hiçbir şekilde cinsel çağrışımlara yol açacak bakışların malzemesi olmadığını ifade ederken; tesettürüyle muhtemel art niyetlerin de önüne geçmiş olur. En art niyetli, düşünce kabiliyeti yaralı kimselere bile kendisinin öncelikle ve hatta sadece bir ‘dişi’ olarak değil, bir insan olarak görülmek istendiğini söyler, hatırlatır. 

Ama ne var ki bugün ‘tesettür giysileri’ ‘dişiliği’ ön plana taşıyan ve hatta sadece dişiliğe vurguda bulunan, çevredeki herkese ‘Ben buradayım, bana bakın, beni seyredin’ mesajları veren bir niteliğe büründü. Hayat öylesine hızla sekülerleşiyor ki, Allah’ı kale alan giysiler bile Allah’ı kale almayan ve hatta Allah’ın iradesini reddeden bir anlayışa göre şekillenmeye başladı.

 ***

 Eskiden rahmet yağardı, şimdi yağmur yağıyor.

 Eskiden kazancın bereketli olması istenirdi, şimdilerde kazançların sadece bol olması isteniyor.

 Eskiden israftan kaçınılırdı, şimdi sınırsızca ve sorumsuzca harcamak hayat tarzı oldu.

 Eskiden çocukların iyi birer insan olması istenir ve çocuklar buna göre yetiştirilirdi. O zamanlar iyi insan olmak, ihtiyar ve güçsüz anne-babaya üff demeyecek hayırlı bir evlat, Allah’a karşı sorumlu bir kul olmak anlamlarına gelirdi. Şimdi geliri bol bir iş sahibi olmak anlamına geliyor. Kariyer sahipleri ise el üstünde tutuluyor.

 Eskiden çocuklara ‘Rabbin kim?’, ‘Kimin ümmetisin?’ , ‘Ne zamandan beri Müslümansın?’ diye sorulur ve böylelikle hayatlarını anlamlı ve değerli kılacak en önemli bilgilere sahip olmaları sağlanırdı. Şimdilerde ise futbolcular, şarkıcılar, bilgisayar oyunları soruluyor.

 Eskiden alın teri önemliydi, değerliydi. Şimdi en kısa zamanda köşe dönmek için çabalanıyor.

 Eskiden Allah her yerde ve her işteydi; hiçbir şey Allah’tan gizlenemezdi. Şimdi ise…

 ***

 Durum böyle olunca, Müslüman anne ve babaların, ‘Müslüman’ toplumunda yaşıyor olmalarına rağmen, çocuklarına Allah isminde bir mutlak yaratıcının varlığından bahsetmek zorunda kalacakları günlerin yarın denecek kadar yakın olduğunu söylemek hiçte zor değil. Sadece Allah’ın varlığına inanmanın pek bir anlam ifade etmediğinin, önemli olanın O’nu kale alan bir hayata sahip olmak gerektiğinin anlatıldığı günlerin nostaljik birer hatıraya dönüşmesi maalesef pek yakınlarda. Bu ise son derece ‘normal’ bir durum. Çünkü hayatı Allah’tan uzaklaştırdıkça; dili, işleri, kazançları, aileyi, beraberlikleri Allah’tan uzak tuttukça gerçekleşecek olan sadece budur. ‘Özgürleşiyoruz’ derken en kalın zincirlerle bağlanmış kölelere dönüştüğümüzü, ‘özgürce yaşıyoruz’ derken tüm hayatı kaybettiğimizi, dünyayı kaybedenlerin ise ebediyeti de kaybettiklerini bilmeden ve fark etmeden ölüp gideceğimizi anladığımız zaman iş işten geçmiş olacaktır.

 
  Bugün toplam 102 ziyaretçimiz var  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=